28 Temmuz 2015 Salı

11 Eylül - Bakış Açısı


11 eylül 2001 saat sabah 08:46
Aynı manzarayı seyreden binlerce kişinin bir yolcu uçağı New York'un ekonomik gücünün simgesi olan İkiz kulelere çarpıyor.
Sonuç 2600 ölü.

Ortadoğuda halen devam etmekte olan olayların kıvılcımı olan bu saldırı hala açıklanamayan çok fazla sır içermektedir. 11 eylül saldırıları Peygamberimizin 1400 yıl önceden hadislerinde bildirdiği bir takım işaretlerle aynen benzerlik göstermektedir.

Dünyaya derin etkileri olan ve saldırı sonrasında olacak olan bu saldırı metafizik bir olaydır ve ardındaki bazı sırlar hala çözülememiştir. 2600 kişinin hayatını kaybettiği bu saldırı sonucunda bu olayla birlikte yapılan incelemelerle ortaya çıkan resmi açıklamalarda birçok eksiklik ve tutarsızlık içermektedir. Bunları 11 Eylül Perspektif yazılarında teker teker inceleyeceğiz.

11 Eylül - Bakış Açısı

Gerçekleri göremiyorsak bakış açımızı değiştirmeliyiz. sisr




26 Temmuz 2015 Pazar

Evanjelizm ve Yakın Tarihimizde Ortadoğu

Protestanlık mezhebi ile ortaya çıkan ve 18. yüzyıla kadar Avrupa’da doğup buraya yerleşen bazı akımlar, sömürgecilik ile birlikte dünyanın çeşitli bölgelerine ulaşmıştır. Bu bölgelerden en önemlisi Amerika kıtasıdır. İngiltere’de Anglikan bir papaz olan John Nelson Darby’nin Amerika seyahatleri sonrasında Evanjelik düşüncenin hızla yaygınlaştığı bilinmektedir. Darby’nin takipçileri kendilerini dispensalist olarak da tanımlamışlardır.
Bu inancı takip edenlerin en önemli özelliği, dünyanın son döneminde Mesih’in geri dönüşü ve kıyametin gerçekleşmesine inanmalarıdır. Mesih’in dünyaya gelişi için oluşması gerektiğine inandıkları şartlar ise şunlardır:
  • Kutsal topraklar üzerinde bir Musevi devleti kurulması,
  • Kudüs’ün başkent olması,
  • Süleyman Mescidinin yeniden inşası,
  • Tüm insanlara İncil’in vaaz edilmesi,
  • Museviler ve iman edenlerin (Hristiyanların) eziyet görmesi,
  • Armageddon savaşı,
  • İnananların (Hristiyanların) göğe yükselmesi.

Bu maddelerden de anlaşılacağı şekilde Evanjelikler temelde Siyonist Hristiyanlardır. Mesih’in gelişinin gerçekleşmesi için mutlaka bir Musevi devletinin Kutsal Topraklarda kurulması gerekliliğine inanırlar. İşte bu nedenle de daima, Siyonist Musevilerle ittifak içinde olmuşlardır.

Bunun önemli delillerinden biri tarihte gerçekleştirilmiş olan Siyonist kongrelerdir. Theodor Herzl’in 1897’de topladığı ve Musevilerin Kutsal topraklara gitmesini öngören 1. Siyonist Kongre’nin hemen arkasından yine Basel’de 2. Siyonist Kongre toplanmıştır. Katılanların tümü Hristiyan’dır ve hatta kongrenin ismi bu sebeple 2. Hristiyan Siyonist Kongre olarak geçmektedir. Nitekim söz konusu toplantı sonrası, Batı Şeria’da bir İsrail devleti oluşturulması kararı alınmış, buna itiraz eden bir Musevi’ye ise Uluslararası Hristiyan Elçiliği temsilcisi Van der Hoeven şu cevabı vermiştir: “İsraillilerin ne düşündüğü umurumuzda değil. Biz Tanrı’nın ne söylediğine bakarız ve Tanrı o toprakların Musevilere ait olduğunu söylüyor.”

Aslında bu tepki, günümüzde devam etmekte olan Evanjelik Siyonizminin sınırlarını bilmek bakımından önem taşır. Çünkü görünüşte Musevileri ve Musevi topraklarını koruma görümünde ortaya çıkan bu hareket, gerçekte Musevilerin de katledileceği bir son için hazırlık yapmaktadır. Bu inanca göre, sadece Hristiyanlığı seçen 144 bin Musevi hayatta kalacak, fakat diğer Museviler, “tüm Müslümanlar”la birlikte katledilecektir.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Masonluğa Giriş

Masonluğa giriş derken, yanlış anlaşılmasın, mason olacaksınız diyemiyoruz ama
Masonluk nedir?
Mason kimdir?
Masonlar ne yapar?
Masonların amacı nedir?
Türk masonlar var mıdır?
Mason işaretleri nelerdir?
Masonlukta semboller (anahtar, pergel, gönye vb.) nelerden oluşur, neden sembollere ihtiyaç duyulur?
tarzında pek çok soruyu tartışarak incelemek adına kısa bir giriş mahiyetinde yazıldığı için "Masonluğa Giriş" dendi. Tamamını bu yazıda incelemiş olmasakta genel hatlarıyla Masonluk hakkında bilinmeyen pek çok şeyi tartışabileceğimize inanıyorum.

Masonluk nedir? Bu topluluğun amaçları nelerdir? Kardeşlik nedir?

Masonluğu kısaca "Masonluk, evrensel bir kardeşlik birliğidir." olarak açıklayan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar insanlar arasında sevginin, toleransın ve kardeşliğin hüküm sürmesini; insanlığın hürriyet, barış, adalet ve huzur içinde gelişmesini hedeflemektedir. 
Özellikle Cumhuriyetin ilanından sonra hatta biraz sonrasında 1960-1970 ve 1980li dönemlerde Mason adı genellikle "Kaos, Savaş, Kargaşa" gibi kelimelerle anılarak Masonları Dünya'daki düzeni bozmaya yönelik ortaya çıkmış "derin bir yapılanma" olarak tanıtmaya yönelik bir takım görüşler ortaya çıkmıştır. Masonluk "kardeşlik" sıfatıyla değil "düşman ve kaos" kelimelerinin birleşiminden doğan sıfatlarla tanıtılmıştır.

Masonlar "ortak bir insanlık, ortak bir ülkü, ortak değerler ve kalıcı barışı hedefledikleri" yönünde tavırlar gösterirken, neden sürekli "savaş yanlısı ve kaostan beslenen" olarak görülmekte olduğu aslında çok karmaşık bir ikilemdir. 
Mason Büyük Üstat;
"Hür Masonluk, üyeleri arasında din, mezhep, ırk, dil, inanç, ünvan ve makam ayırımı yapmaz. Üyelerini inançlı, hür, namuslu, şerefli, haysiyetli, aydın ve iyi ahlâklı erkekler arasından seçer. Hiçbir inanç ve ülküye bağlı olmayan septikleri, arasına kabul etmez."
sözleriyle neyi anlatmaya çalışıyor.

Biz yıllardır Masonlar inançsız! inancına kulak vermişken, Büyük Üstat'ın kelimeleri özellikle "inanca bağlı olmayan, septikleri arasına kabul etmez." sözü bizim yanıldığımızın işareti olabilir mi?

Masonluk dışardan bakıldığın bizim gibi inançlı insanların ülküsünü tamamlıyor gibi görünüyor.
İnanç
Ülkü
Hür (Özgürlük)
Namus
Şeref
Haysiyet
Aydın
İyi Ahlak
Adalet
Eşitlik
Ve bu insanların hepsinin "ortak bir tutum" etrafında birleşmesi "İslam Cemaati" ve "Ümmet Bilinci" mantığına hiçte ters düşmediğini belirtmeden geçemeyiz.

Masonluk bir "tekamül" sürecidir. 
Tekamül kemale erme kamil insan olabilme, iyi insan olmaya erişme gibi genişletilebilecek bir sözdür. Masonlukta kötü insandan çok "iyi insan" "ahlaklı insan" üzerinde durulması ve kötü insanı iyi insan yapmak değilde iyi insanı daha iyiye barışa ve esenliğe çağırması konusu üzerinde durulur.

Büyük Üstat şu şekilde söylüyor;
"Dünyada Hür Masonluk kadar eski ve önemli olup da tam ve doğru anlaşılamamış başka bir kurum yoktur. Bu, yalnız ülkemizde değil, dünyada da öyledir."
Sanırım Masonların en fazla dert yandığı konulardan birisi bu olsa gerek.
Hür ve Kabul Edilmiş Mason bireylerinin İlluminati, Gizli ve Derin Dünya Devleti gibi dünya barışına kesin olarak bağlanmayan yapılarla isimlerinin bir arada anılması bu sorunların başında geliyor. Hatta bazen Evangelistler, Siyonistler ve Derin Dünya Devletinin "kaos eylemleri" isimli resmi olmayan kaos planlarıyla adları anılıyor.

Masonluk tarihi vikipedide
"Kökleri her ne kadar 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başlarına kadar dayanıyor olsa da, 24 Haziran 1717 tarihinde Londra'da bir araya gelen dört locanın girişimiyle Londra Büyük Locası'nın kurulması ile başlar."
olarak yer alıyor. Vikipedi - MASONLUK

Ancak dünyadaki en köklü yapılardan birisi olduğuna birçok insanın şüphesi yoktur. Bu bilinen tarihin aksine "Masonluk insanlık tarihinin başlangıcına çok yakın bir devrede ortaya çıkmıştır." iddiası kabul edilebilir bir gerçektir.

Bu yazıda masonluk hakkında kısa bilgilerle geçtik. Daha sonra;

Temel İlkeler
Kimler Mason Olabilir?
Masonluk ve Gizlilik
Masonluk ve Din
Masonluk ve Politika
Masonluk ve Uluslararası İlişkiler
Masonlukta Derece Sistemi
Usta-Çırak Denklemi
Tekris Giriş Töreni (Ayini)
Dünyada Ünlü Masonlar
Türkiye'deki Ünlü Masonlar
Günümüzdeki Masonlar
Kimsenin Bilmediği Günümüz Masonları

gibi pek çok konuyu açarak Derin Dünya Devleti ve Masonluk kavramlarının ne kadar farklı olduğunu göreceğiz.

#EyŞanlıOrduEyŞanlıAsker

Türkiye hududunda dün gece 22.30 sıralarından itibaren Diyarbakırdan havalanan 20den fazla uçak Haftanin üzerinden PKK terör örgütü kamplarını yoğun bombardıman altında tuttu.
Küresel strateji üzerinde düşündüğümüz düşündüğüdüşündüğümü zaman aslında Türkiye güzel bir galibiyet almış gibi görünüyor. Kandil, Avaşin, Zap, Hakurk gibi terörist yuvalarının bombardiman altında tutulmasi yurt içindeki terör destekçisi ajanların zoruna gitmiş olacakki barışı tek taraflı olarak Turkiye nin bozduğuna dair korkak aciklamalar yapıyorlar. Bunun yanında domuz sürüsü PKK örgütünün iç sözde asayiş yapılanması etekli YDG-H güçleri halk olarak adlandırdığı terör suçlularını serhildana davet ediyor.

Demekki devlet bu kahpe yapılanmanın kuyruğuna çok sert basmış durumda.
Gece İran'inda pkk kamplarını vurduguna dair haberler geldi. Peki bu doğru mu? Orasını bilemiyoruz ancak doğruysa Türkiye IŞİD e karşı bir tavır alma politikasıyla ABD ve Iran i ikna edip Incirlik üssünüde açarak küresel bir anlaşmaya vardığı gözleniyor.

Ancak sorun şurada bu anlasmaya ABD derin devleti ve gizli dünya devleti derin yapılanma ne gözle baktı onlar destekledi ve bir strateji olarak mı ön ayak oldu yoksa, gizli dünya devleti derin yapilanmasina karşı bir ayaklanma ve bir savaş mı başladı. Bunu ilerleyen zamanlarda izleyip göreceğiz. sisr

24 Temmuz 2015 Cuma

Ahir Zaman ve Türkiye'nin Önemi

Ahir zaman hadislerde belirtildiği gibi kıyamet alametlerinin belirmesi sonucu dünyanın kıyamete en yakın olduğu dönemdir.  

Türkiye bu devirde neden önemlidir?
Türkiye'ye Kuran'da ne gibi işaretler vardır?

Kuran'a baktığımızda tüm hidayet bilgileri Besmele ile başlar ve kapılar Besmele ile açılır. Besmele "19" harften oluşur : 
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ  

Kuran'ı Kerim "114" sureden oluşur.

114:19=6


19 ve 6 rakamlarının Türkiye ile ne gibi bir ilişkisi olabilir? Allah-u alem
Türkiye matematik konum olarak 26-45 Doğu Meridyenleri 36-42 Kuzey Paralelleri üzerinde bulunmaktadır.

Türkiye sadece bunlarla değil, yüzbinlerce masum inanan insanın tek umudu olmuştur yıllar boyu. Son zamanda beklenen Mehdi'nin de Türkiye'den çıkması tüm ayet ve hadislerle uyum içerisinde olan bir gerçektir. sisr

Bilinçaltı: Bedenin Yapıcısı

BİLİNÇALTI: BEDENİN YAPICISI

Bilinçaltı, bedenin yapıcısı olarak bilinir. Bedenin fonksiyonlarının otomatik olarak yürümesini sağlar, ister uyuyor olalım, ister uyanık, büyük istemdışı hayat sürer. Yüce Plâncı'nın bu şekilde bir düzen kurmuş olması büyük bir şans değil mi? Kalbimize atmasını, midemize yemekleri sindirmesini, kanımıza damarlarda dolaşmasını söylemek durumunda olsaydık ne kadar zor olurdu. Hayır, her şey harika bir biçimde hazırlanmış bizim için. Bedenin gelişimi, tüm fonksiyonları bilinçaltı tarafından yönetiliyor. Aslında bedenin her hücresinde ve atomunda bir zekâ var ve bu zekâ bilinçaltın bağlıdır.

BİLİNÇALTI, ÖRNEKLER HAKKINDA YARGIYA VARMAK İÇİN KURALLARDAN YOLA ÇIKAR.

Bilinç emirleri verir, bilinçaltı da uygular. Kurala dayalı çıkarım, iki önermeyi alıp bir araya getirerek bunlardan bir sonuca ulaşmak demektir; bir büyük, bir küçük önerme ve sonuçtan oluşan mantıksal bir kıyaslama yöntemidir bu. Kurala dayalı çıkarım, genel prensiplerden özel sonuçlara ulaşmak şeklinde bir yol izler. Burada prensiplerin doğruluğunun kanıtlanması şart değildir; doğru olduğunun varsayılması yeterlidir. Bilinçaltı her zaman mantıki kıyaslama denen bu yöntemi kullanır. Kolayca görülebileceği gibi bu mantık, orijinal önermenin doğruluğu oranında doğrudur. Klasik bir örneği ele alalım: Bütün Ruslar komünisttir. Müzik Evi'nde çalışan adam Rus'tur. Bana göre o bir komünisttir. Halbuki Rus halkının sadece küçük bir bölümü komünisttir. Öyleyse, Müzik Evi'nde çalışan adamın komünist olmama olasılığı da vardır.

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Kızılderililer ve Türkler "Kızıl Elma" :)


Kızıl Elma Orta Asya'yı aşıp Amerika'ya uzanıyor

İndiana Üniversitesinden Amerikalı Profesör Denis Sinor Sibirya Türklerinden Tunguz kabileleri ve Yukagir’lerin Tunç çağı evrelerinden beri Kızılderililerle ortak bir kültüre sahip olduklarını tespit etmiştir. Huş ağacından oyulmuş kayıklar, Pirok yani deri, ağaç kabukları örtülerek yapılmış barınaklar ya da Kızılderililerin yarı küresel (Wigwam) veya konik(tepec) çadırları tipinde ortak kültürler, önünde yarık bulunan hafif giysi türleri, makosenler, karlı ormanların temel ulaşım aracı kayak gibi donanımlar tespit etmiştir. (Erken iç Asya Tarihi- Prof. Dr. Sinor- S. 102)” (Tanrının Türkleri- Cilt.1- S.314- Semih Tufan Gülaltay) 

“Sümer Tanrıçası İnanna’yı sembolize eden İnanna’nın “Ay kayığı” simgesi olan hilal şeklindeki, boğaza takılan kolyeye Tork denilmektedir. Anadolu’da Hitit devleti kurulmadan evvel yaşayan Tork-lar (Torkom) Hitit devleti sonrası kralları Pamba devrinde Hititlere boyun eğmek zorunda kalmışlardı. (The Hitites-Gurney-Pelican-U.S.A.) (Age. Sayfa:315) 

“Tork isimli, Tanrıça İnanna timsali kolyeyi tıpkı Torkom’lar gibi Bozok (Etrak) kabileleri olan sarışın Kızılderili kabilelerinden Navajo’lar, Şanı’lar, Ocibya’lar kemikten yapılmış olarak boyunlarına takmaktadırlar. Bu “Tork”ları, Çokta Kızılderilileri hilalin ortasına yıldız koyarak göğsü kaplayan geniş bir Ay yıldız kolye olarak kullanırlar. (H.C. Tanju- Tunçderililer- S.6” (Age. Sayfa:315) 

“Sümer alfabesinde “Tork” timsali C hilal “N” harfi yerine geçer. Fin-ogur dilinde de “Tork” kelimesi boğaz, boyun anlamına gelen C hilal ile sembolize edilirdi.” (Age. S.315) 

“Mayalar kendi dillerine aynı bizim ifademizle “Mayanca” demektedirler. Maya’ların Orta Amerika’daki önemli yerleşim yerlerinden olan “Yuka-tan” isminin Türkistan’ın Yok-Tan bölgesinden gelme olduğu anlaşılmıştır. Bu bölge Sümer Türklerinin Mezopotamya’ya göçmeden evvelki yerleşim sahası idi... 

Tahiti adasına ayak basan Captan Cook Kızılderililerin başlarına taktıkları çiçekten başlığa Türk adı verdiklerini 1769 yılında tespit etmiştir. (Papau Mailu Language- D’Argingy- Luzac- New Guiness) (Age. S.315) 

“Fiji adalarında Rotuma yerlilerinin dillerinin Altaik dil olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Endonezya adalarının dillerinin de Altay dillerinden olduğu anlaşılmıştır. (H. Cemil Tanju-Tunç derililer. S.106) (Age.s.316) 

“Doktor kelimesi yerine “Ah-men”, kırık çıkıkçıya “Kak-bak”, şifacı hekime”Ah-bak”, çocuk doğurtan ebeye “ilk-alan-zah” derlerdi.” Bütün Altaylılar gibi Kızılderililer birbirlerine amca, baba, teyze, hala, ağabey diye hitap ederler. Maya Kızılderililerinde 1878 yılında el öpme adeti tespit edilmiştir. (Tunç derililer. S.162) (Age. S. 316) 

“Mohavk Kızılderilileri uzun eşek oyunu da dahil 12 Anadolu oyununun 11 tanesini bilmektedirler. Güreş ise bütün Kızılderili kabilelerinde dua ile başlanılan en önemli ata sporu olarak tatbik edilmektedir.” 

“Brezilya ormanlarında Zakuma Kızılderililerinde güreş, rakiplerden birisi can verene kadar devam eder. Bizdeki “Kırkpınar” efsanesinde de pehlivanlar can verene kadar güreşmişlerdir.” 

“Anadolu Türklerinin parmaklar arasına sicim gererek oynadıkları sicim oyunu Atabaşkan ve Keçuva kabilelerinde de oynanmaktadır. Üstelik figürler ve isimler de aynıdır. Eğer Anadolu’da bir figüre yıldız deniliyorsa, Kızılderililerde de yıldız denmektedir.” (Tunç derililer. S. 181) (Age. S. 316) 

“İnka’lar kök sülalesine “Ay-ullu” yani ulu soy demekle beraber, kendi yöneticilerine Kur-Hakan demekteydiler. İnka’lar çocuklarına bir kahramanlık gösterene kadar ad vermezlerdi. Ad verme işlemi merasimle yapılırdı. (Dede korkut destanlarından Boğaç Han destanı hatırlanırsa, orada da çocuk bir kahramanlık gösterdikten sonra ad almış, ve bu ad alma işlemi de bir törenle gerçekleştirilmiştir.M.K.) bir kişi ölene kadar bir düzine ad ve nam sahibi olabilirdi. “ 

“Mayalarda buluğ çağına eren çocuklara ok ve yay verilirdi. Kafkasya Türklerinde hala yaşatıldığı üzere, kadın kocasını adı ile çağırmaz, “Evin büyüğü”, “çocukların babası” gibi sıfatlar kullanırdı. Kına yakma bütün Kızılderili kabilelerinde, Anadolu ve Orta Asyalı Altaylılar gibi uygulanmaktadır. Beşik kertmesi töresi aynı şekilde yaygın bir töredir.” (Age. S. 317) 

Yukarıdaki paragrafta anlatılanların tamamı Anadolu’da yaşanmakta olan Türk kültürünün bire bir aynıdır. Bu kadar yakın ve benzer bir yaşam biçiminin binlerce kilometre uzaktaki bir kıtada aynen yaşanıyor olması tesadüflerle izah edilebilir mi?

“İnkalarda aşağı sınıftan yani “Kara budun”dan olan birisi bir boğayı öldürmeden evlenme hakkı kazanamazdı. “ 

“Mohavk ve Atabaşkan kabilelerinde Kore Türkleri olan İlu’lar gibi, nişanlı kızlar saçlarına nişan tüyü takarlar.” 

“Loğusa kadın bütün Altaylılar gibi kutsal sayılır. Loğusanın kırkını yaparlar. Ölülerini bütün Altaylılar gibi, silahları ve atı ile birlikte “Kur-gan”lara gömerler. Kan davası bir töre olarak uygulanır.” 

“Cenaze merasimlerinde bütün Altaylılar gibi ölü ağlayıcıları tutarlar. (Anadolu’da, Ankara yöresinde bu gelenek “Yasçı Tutmak” olarak yakın zamana kadar uygulanmaktaydı. Son zamanlarda azalmış durumdadır. Mayalar ölüm yıl dönümünde “Yıl aşı” verirler, cenaze törenlerinde erkekler yüzlerine kara boyalar sürerlerdi.” (Age. S. 317) 

“Toltek Kızılderililerinin gebelik ve bereket tanrısı “Tez Katlı Poka” (Tez katlı boğa)dır. Kızılderililerde cennet ve sırat köprüsü kavramı vardır. Cennete Vakui (Akui- Altından ırmaklar akan yer) derler.” 

“Siu Kızılderilileri’nin 1870 yılı sonlarında Papıti, Muhave, Kalamat, Şoson, Irok gibi kabilelerinde “Hu” çekerek Bektaşi semahlarına benzeyen ayinler yaptıkları tespit edilmiştir. (Tunç derililer.s.246)” 

“İnkalarda Kopuz benzeri bir saz kullanıldığı tespit edilmiştir. Aztek ve Mayalar “Ç-şıra” (şıra) isimli içki içerler. İnkalar ise bu içkiye “Çira” derlerdi.” (Age.318) 

Orta Amerika’da Türk İzleri 

Sümerler Mu kıtasının batışından sonraki dönemde, bir Mu kolonisi olan ve hemen hemen Asya kıtasının yarısından fazlasına hükmeden Uygur İmparatorluğunun batıya göç eden bir parçasıydı. Meksika’da bulunan yazılı tabletler de Maya dili ile yazılmıştı ve 12.000-60.000 yıllık bir geçmişten bahsediyor, batık kıta MU’yu haber veriyordu. Böylece, Tibet’te bulunan tabletlerin doğruluğunu da teyit ediyordu. Daha doğrusu bu iki uzak mekanda bulunan yazılı kaynaklar, geçmiş hakkında verilen bilgilerin sağlamlığı konusunda birbirlerini teyit ediyorlardı. Bu Meksika’da bulunan tabletlerin anlattıkları ve kayıp Maya medeniyetinde kullanılan çok sayıda kelimenin Türkçe oluşu, (O kadar Türkçe ki, bu gün kullandığımız Türkçeyle bile doğrudan aynı olan çok sayıda kelimeler var.) Maya, İnka, Aztek uygarlıklarının kalıntıları olan Kızılderililerin kullandıkları dillerde bile bu kelimeler yaşamaya devam ediyor. Sadece kelimeler mi? Tabii ki hayır! Sadece konuştukları dil değil, yaşam biçimleri, ev olarak kullandıkları mekanlar, çadırlarında ve kilimlerinde kullandıkları desenler bile bu gün Anadolu’da halen kullanılmakta olan desenlerin birebir aynısı. Biraz detaya indiğinizde, eski Sümer kelime, sembol ve yaşam biçiminin, bugün Asya’da ve Anadolu’da kullanılan kelimelerin, kullanılan sembollerin, yaşam biçiminin ve inançların aynılarını, Amerika kıtasında yaşamış olan Maya, İnka, Aztek uygarlıkları ve onların devamı olan Kızılderililerde görebilirsiniz. Bu kadar geniş bir coğrafyada bu aynılık artık inkar edilememektedir. Kıskançlıktan kaynaklanan inkarlar ise yavaş yavaş belgeler konuşmaya başladığı için çaresiz bir suskunluğa dönüşmektedir. Aşağıda bu konuda yapılan tespitlerden bazılarına yer verilmiştir: 
Kızılderili ve Türk Dillerinde Kullanılan Ortak Kelimeler 

“Toplam 600 lehçeden oluşan Kızılderili lehçelerinin ortak büyük kütlesi Atabaşkan Kızılderililerinin dilidir. Bu dil Altay dillerindendir. Bu dil diğer dillerin ortak buluşma noktası niteliğindedir. Bazı örnekler: 
  • Yatkı : Ev, yatılan yer 
  • Dodohişça : Dudak 
  • Lı-ık : Vatan, ili 
  • Tamazkal : Hamam, temiz kal 
  • T-sün : Uzun 
  • Hogan : Kerpiç ev, Hopan 
  • Missigi : Mısır 
  • Tepek : Tepe 
  • Hu : Selam 
  • Tete : Dede 
  • Türe : Türe, Töre 
  • Atış-ka : Ateş 
  • Yanunda : Yanında 
  • Aş-köz : Yemek 
  • Tapa : Tuba 
  • Yu : Su, yu-mak, yıkamak 
  • İldiş : Dişleme

İlk Dünya(?) Haritası - Piri Reis


Piri Reis Haritası günümüze kalan, Amerika kıtasını gösteren en eski haritalardan biridir. Osmanlı amirali Piri Reis tarafından 1513'de çizilmiş olup, Avrupa ve Afrika'nın batı kıyılarını ve Güney Amerika'nın doğu kıyılarını gösterir. Aralarında Kristof Kolomb'a ait bir haritanın da bulunduğu yirmi kaynağı bütünleştirerek hazırlanmış, 16. yüzyılAvrupa ve Müslüman denizcilerinin coğrafya bilgilerini içeren değerli bir tarihi belgedir.

Piri Reis 1528'de Amerika'yı gösteren ikinci bir harita yapmıştır. Bu madde onun birinci haritasiyla ilişkilidir.

Tarihçesi

Piri Reis, kendisini yetiştirmiş olan amcası Kemal Reis'in 1511'deki ölümünün ardından Gelibolu'ya çekilip orada bir dünya haritası, bir de Kitab-ı Bahriye'sini hazırlamıştır. Dünya haritasını 1513'de tamamlayıp, 1517 yılında, Mısır’ın fethinin hemen sonrasındaki günlerde Yavuz Sultan Selim’e takdim etmiştir. Piri Reis bunun ardından Kaptan-ı Derya (amiral) rütbesine getirilir. Harita 1929'da Topkapı Sarayı'nın müzeye dönüştürülme çalışmaları sırasında keşfedilir ve hâlâ oradadır. 1954 yılında yayımlanan En Eski Amerika Haritası adlı kitabında Afet İnan haritanın kenar notlarınının, Osmanlı Türkçesinden yeni harflere çevirilerini yayımlamıştır.

Amerika'yı gösteren günümüze kalmış antik haritalar arasında Piri Reis'inkinden daha eski birkaç başka harita vardır. Bunlardan Cantino'nun 1502'de, Nicolo Caveri (Nicolo de Canerio)'nun, 1504-1505'de basılmış, Amerika'yı Asya'nın bir uzantısı olarak gösteren haritaları sayılabilir. Öbürü, 1507'de basılmış Martin Waldseemüller'in haritasıdır. Bu harita Cannerio'nun haritasından kaynaklanmıştır ama Amerika'yı Asya'dan ayrı bir kıta olarak gösterir ve onu ilk defa "Amerika" olarak adlandırır. Piri Reis kendi haritası için kullandığı kaynaklar arasında Kristof Kolomb'un haritası olduğunu belirtir ki bu muhtemelen Kolomb'un 1498'de çizdiği haritadır. Kolomb'un 1498 haritasının ne aslı ne de kopyaları bulunamadığından dolayı Piri Reis'in haritası onun tek kalıntısı sayılır.

Genel Görünüm

Harita ceylan derisi üzerine çizilmiş, 90 x 60 cm boyutlarındadır. Ortaçağ haritalarından sıkça rastlanan portolan tarzında yapılmıştır, yani enlem ve boylam çizgileri yerine anahtar noktalarda yönleri gösteren pusula gülleri ve bunlardan ışınsal olarak yayılan yön çizgileri vardır.

Kenarlarda açıklayıcı nitelikte çeşitli notlar vardır. Notların bır kısmı tutsak edilmiş Portekiz ve İspanyol denizcilerin ifadelerine dayalıdır. Notlarda Yeni Dünya’nın yerlileri, hayvanları, bitkileri, madenî zenginlikleri ve diğer ilginç özelliklerine değinilir. Ayrıca, gösterilen yerlerde bulunduğu rivayet edilmiş hayvan veya hayalî yaratıkların resimlerini de gösteren harita, toplam dokuz renkle çizilmiştir.

Kenar notlarından birinde bu haritanın batıda Kristof Kolomb'un keşfettiği yöreler, doğuda da "Çin, Hint ve Sint" bölgelerini gösterdiğini yazar. Sağ kenardaki notlarının bazıların yarım cümlelerden oluşması bu haritanın daha büyük bir dünya haritasının sol yarısı olduğunu gösterir; öbür yarısı kayıptır.

Notlardan bir diğerinde "İşbu haritayı Kemal Reisin biraderzadesi unvanile müştehir Piri ibni Hacı Mehmet 919 senesi muharreminde [yani 1513 senesi 9 Mart ile 7 Nisan arasında] Geliboluda tahrir eylemiştir" yazar. Kenar notlardaki bilgilerin bir kısmı Piri Reis'in daha sonra yazdığı Kitab-ı Bahriye'sinde de aynen yer alır.

Coğrafî Ayrıntılar

Çizimde Batı Avrupa, Batı Afrika ve Güney Amerika'nın doğusu kolayca tanınabilir.

Atlas Okyanusunda Kanarya Adaları, Kap Verde Adaları ve Azor adalarının konumları doğrudur ama biraz orantısızdırlar.

Avrupada Fransa ve İber Yarımadası iyi çizilmiştir. İber Yarımadası'nda gösterilen dört nehirden üçü Tagus, Guadalkivir ve Ebro olarak tanınabilir, ancak bu nehirlerin yukarı kısımlarında hatalar vardır.

Afrika kıtasında Senegal, Gambia ve Guinea, ve Fildişi Sahili'ndeki Sassandra nehirlerini tanımak mümkündür. Nijer nehrinin kaynağı olarak, Sahra Çölü'nde görünen göller vardır.

Kuzey Amerikanın ayrıntıları, gerçek ayrıntılarına hiç uymamaktadır. Hispanyola olarak adlandırılan ada, kuzey-güney dogrultusunda çizilip, görünüm olarak Japonya'nın 15. yy'da bilinen şekline benzer.

Güney Amerikada Brezilya'nın kuzey kıyıları gerçekle oldukça uyumludurlar. Orinoko ve Amazon nehirleri, Trinidad adası kolaylıkla tanınabilir. Amazon'un denize döküldüğü noktanın açıklarında çizilmiş olan büyük ada ise gerçekte yoktur. Güney Amerika'nın iç bölgelerinde dağlar görünür. Rio de la Plata nehri olması muhtemel bir nehrin güneyindeki kıyı ayrıntıları Brezilya kıyılarıyla çeşitli noktalarda uymaktadır ama kıyı çizgisinin doğrultusu güney yerine doğuya doğru uzanır.

Haritanın kaynakları

Kenar notları bu haritanın, bir kısmı Akdeniz'de ele geçirilmiş İspanyol ve Portekiz gemilerinde bulunmuş olan, yaklaşık 20 haritanın bir birleşimi olduğunu belirtmektedir. Bunların arasında sekiz 'Caferiye' haritası, dört Portekiz haritası, güney Asya'ya ait bir Arap haritası ve Kristof Kolomb'a ait bir Amerika haritası vardır. Caferiye haritaları, çok eskiye dayanan, Abbasi halifelerinden Al-Me’mun Al-Ca’far zamanında kopyalanmış olan, Büyük İskender zamanına ait haritalardır.

Piri Reis, haritasının Orta Amerika kısmının kaynağının Kristof Kolomb olduguna bu satırlarla belirtir: "Bu isimler ki mezbur cezairde ve kenarlarda kim vardır, Kolonbo komuştur ki anınla malûm oluna. Ve hem Kolonbo ulu müneccim imiş. Mezbur hartide olan bu kenarlar ve cezireler kim vardır, Kolonbonun hartisinden yazılmıştır."

Piri Reis haritasının Kristof Kolomb haritasından kaynaklandığının önemli bir delili, Küba'nın yokluğudur. Kristof Kolomb seyahatnamelerinde Küba'nın bir ada değil, kıtanın uzantısı oldugunu yazmıştır ve Piri Reis haritasında da Küba bu şekilde gösterilir.

Notlarda "Antilya" olarak değinilen Karayipler hakkında çeşitli bilgiler verilir. Bir kenar notunda adı geçen "Izle de Spanya", (günümüzde Dominik Cumhuriyeti ve Haiti'nin bulunduğu) Hispanyola adasına karşılık geldiği anlaşılabilse de, bu kenar notunun yanındaki adanın şekli Japonya'ya benzemektedir. Macellan'ın seyahatlerinden önceki dönemde Atlas Okyanusu'nun batı kıyısında Asya olduğu kanısı yaygındı. Çin'e varmak amacıyla yola çıkan Kristof Kolomb'un yanına Uzak Doğu Asya haritaları almış oldugu bilinir, bu Kolomb'un Doğu Asya kıyılarını gösteren haritalara kendi keşfettiği yerleri eklemiş olması muhtemeldir. Haritanın bu bölgesindeki pek çok kıyı şekli Asya'nın doğu kıyılarına karşılık gelmektedir.

Karayipler'in çiziminde Piri Reisin iki haritadan yararlandığı anlaşılabilir. Sancuvano Batisdo adı iki farklı ada için (biri günümüz Porto Riko'sunda bulunan San Juan Bautista, öbürü Küçük Antiller'de yer alan Santa Maria de Guadalupe) kullanılmıştır, ayrıca Virgin Adaları iki kere çizilmiştir.

Güney Amerika'nın içerlerinde görülen dağlar Caneiro haritasında da görüldüğünden dolayı, Piri Reis’in kaynaklarından biri muhtemelen onun türevlerindendir.
Brezilya kıyıları konusundaki kenar notunda bu kıyıları kazara keşfetmiş Portekiz kaşiflerin ayrıntılı anlatılarından yararlandığını belirtir. Söz konusu kaşif şüphesiz 1500’da Hindistan’a giderken Brezilya'yı keşfeden Pedro Alvares Cabral'dir.

Haritadaki bazı yörelerin kaşiflerin Ceneviz Cumhuriyetili olduğuna dair övücü ifadeler bulunması, ayrıca Kristof Kolomb'dan onun İtalyanca'da kullanılan adı olan 'Kolombo' olarak bahsetmesi Piri Reis'in Cenevizli kaynaklardan da yararlandığına işaret eder.

Haritanın kaynakları hakkında diğer teoriler

Piri Reis haritası 1960'lı yıllarda bazı bilim ötesi teorilere ilham kaynağı olmuştur. Charles Hapgood, haritada Güney Amerika'nın güney ucundan doğuya doğru olan uzantıyı, 16. yüzyılda henüz varlığı bilinmeyen Antarktika olarak yorumlamıştır. Bu kara parçasının haritada buzlu görünmemesi, Sahra çölünde ise göllerin görünmesi yüzünden Hapgood, Piri Reis'in kullandığı kaynaklar arasındaki bir haritanın, dünyanın onbin yıl önceki, ikliminin günümüzden çok farklı olduğu, bir dönemine ait olduğunu öne sürmüştür. Bu iddiaya göre Piri Reis, tarih öncesi çağlarda yaşamış bir medeniyetten kalma bir haritadan yararlanmıştır. Erich von Daniken ise Tanrıların Arabaları adlı kitabında, Piri Reis haritasındaki bazı şekil bozukluklarını açıklamak için, uzaylı bir medeniyetin uzaydan çektiği dünya fotoğraflarından yararlanılmış olduğunu iddia etmiştir.

Ancak, bu görüşler bilimsel çevrelerderde destek bulmamışlardır. Örneğin, haritada gösterildiği biçimiyle Nijer nehrinin yatağı, Sahra'da olmuş olabilecek göllerden beslenemeyecek kadar yüksek bir irtifadadır. Haritanın pek çok ayrıntısı dünyanın uzaydan görünümüne uymacak derecede hatalıdır. Üstelik, Antarktika teorisiyle çelişkili olarak, Piri Reis'in kendisi, bir notunda haritanın alt kısmındaki kara parçası hakkındaki bilgileri rotalarından çıkıp kaybolmuş Portekizli denizcilerden aldığını, onların dediğine göre o yörenin çok sıcak olduğunu yazar.

Haritada Güney Amerika kıyılarının doğuya doğru dönmesinin bir açıklaması, Güney Amerika'nın doğru çizilmesi halinde haritanın üzerine çizildiği kıymetli ceylan derisinde ona yer kalmayacağıdır. Bu görüşe göre Piri Reis, haritaya bir ekleme yapıp onun güzelliğini bozmaktansa Güney Amerika kıyılarını haritasının alt kısmına kaydırmıştır.

Sonuç:

Piri Reis haritası, yapıldığı dönemdeki yirmi haritadaki coğrafya bilgilerini, yanlışları ve doğruları ile bütünleştirmiş tarihî bir belgedir. Bu haritaların bir kısmının düşman sırrı olması ve kenar notlarının tutsak edilmiş İspanyol ve Portekizli denizcilerin ifadelerini de içermesine bakılırsa, bu aynı zamanda değerli bir denizcilik istihbarat çalışmasıdır. Bunca malzemenin bir elde toplanabilmesi Osmanlı Bahriyesinin 16. yy'daki askeri gücünün bir göstergesi olarak görülebilir.

Yazının başlığına soru işareti ? koymamın sebebini sonuç kısmından anladınız sanırım. Madem bir derleme nasıl ilk harita oluyor. Ancak bir derleme olması gerekmez miydi?

19 Temmuz 2015 Pazar

Maya Takvimi "Sır"ra Kadem Bastı

Güney Amerika'da, dördüncü binyılın sonlarına doğru bir uygarlıkta daha güçlü bir gelişimin gerçekleştiğine dair kanıtlar vardır. Bizim takvimimizle M.Ö. 12 Ağustos 3114'de Maya takvimi ortaya çıkmıştır. Mayalar, bizim bugün kullandığımız Gregorian takviminden daha doğru olan bir tarihlendirme sistemini bulmuş sıradışı insanlardır.

Dünya, güneş etrafındaki dönüşünü tam sayıda günde tamamlamaz. Çoğu okul öğrencisinin bildiği gibi yılda 365 gün vardır. Ama tam olarak değil. Doğrusunu söylemek gerekirse, her dört yılda bir, bir gün eklememizi gerektirecek şekilde tam olarak 365.25 gündür. Bu, onaltıncı yüzyılın sonlarına kadar batı Avrupa'da kullanılan orijinal Julian takviminin temelidir. Ancak yeterince doğru değildir.

Aslında bir yıl 365.25 günden onbir dakika ve birkaç saniye daha kısadır. Bu yüzden de zaman içinde takvimle mevsimler arasında bir ayırım ortaya çıkmaktadır. 1582 yılında takvimi aydönümüyle aynı konuma getirmek için Papa 13. Gregory, fazladan on günü bulunan bir takvim bastırdı. Julian takvimini yeniden düzenleyerek bir yüzyıl kapayan ve 400'e bölünemeyen yıllar sıradan yıllar olacak ve artık yıllar sayılmayacaktı. Bu Gregorian sistemine göre 1600 ve 2000 (400'e bölünebilen) yıllar artık yıllarken, 1700, 1800 ve 1900 böyle değildir. Bugün bu sistemi kullanmaktayız.

Maya sistemi karmaşıktır. Tzolkin denen 260 günlük bir temele dayanır ve belirsiz bir 365 gündür. Takvimlerini aydönümüne uydurmak için kullandıkları yöntemi anlatmak için yeterince yerimiz yok. Diğer kültürlerde olduğu gibi sistemleri güneşin hareketini temel almaktadır ama Venüs gezegeninin dairesel devrini kullanarak hesaplamalar yapmaktadırlar. Örneğin bir Baktun, 144,000 gündür. Onüç Baktun, tam bir çağ dönümüdür. Şu an içinde bulunduğumuz Baktım, 22 Aralık 2012'de tamamlanacak. 5000 yıllık bir süreçte, Maya takvimi Gregorian takviminden daha doğrudur.

M.S. 100 yıllarına kadar Maya bilinen bir uygarlık olmamasına karşın, takvimlerini M.Ö. 3114'de başlatmışlardır. Mayalar, M.S. 600 ile 800 yılları arasında Altın Çağ'larını yaşamış, sonra da şehirlerini bırakarak ortaya çıktıkları gibi gizemli bir şekilde kaybolmuşlardır. Tıpkı Mısırlılar gibi Mayalar da piramitler, dev heykeller inşa etmiş ve tam bir yazı sistemi geliştirmişlerdir.

Ne var ki, Maya takviminin başlangıç tarihinin de bizimki gibi önemli bir olaya dayandığı bellidir. M.Ö. 12 Ağustos 3114'de Mayalar için bu kadar özel ne olmuştu ki?

Bunu asla kesin olarak bilemeyeceğiz. Aztekler'i ve diğer Kızılderililer'i Hıristiyanlık dinine çevirme hevesine kapılmış olan İspanyollar, bütün yazılı bilgileri yokettiler. Yucatân Piskoposu Diego de Landa, şöyle demektedir: "Bu karakterlerle yazılmış çok sayıda kitap bulduk ama batıl inanç ve yalanlardan başka bir şey içermedikleri için hepsini yaktık."

Neyse ki anıtların üzerine büyük karakterlerle kazıdıkları bazı yazılar kaldı ve dilimize çevrildiğinde Maya takvimi, sayı sistemleri, mitleri ve tarihleri hakkında biraz bilgi edindik.

Mayalar, takvimleri icat etmeleriyle tanınmalarının yanında, eski bir Meso-Amerikan uygarlığı olan Olmekler'den yola çıktıklarına dair bazı kanıtlar vardır. Bu insanlar hakkında fazla bilgi yoktur ama uygarlıklarının başlangıç tarihinin M.Ö.1500 yılları olduğu sanılmaktadır; takvimin başladığı M.Ö. 3114'den hâlâ biraz yakında. İleride yapılacak başka arkeolojik araştırmalar yeni cevaplar bulabilir. Ancak Ölmekler hakkında asıl ilginç nokta, heykelleridir. Biri beyaz, diğeri siyahi olan iki ırka ayrılmaktadırlar. Bu durum, bu insanların kökeninin Amerikalı değil, Atlantik Okyanusu'nun diğer yanından gelen insanlar olduğunu göstermektedir.

Kolomb'dan önce Avrasya ve Amerika kültürleri arasında bir bağ olduğu fikri yeni değildir. Kıtalar arasındaki fikirler, dil ve mimari arasında benzerlikler vardır. Thor Heyerdahl'ın 1970'lerde yayınladığı Ra II'de anlattıklarına göre antik Mısırlılar sazdan yapılmış tekneleriyle Atlantik'i aşmışlardır. Bu teknelerin tarzı ve yapıları, Peru'daki Titicaca Gölü'nde bulunanlarla büyük bir benzerlik göstermektedir. Diğer bazıları ise ünlü gezgin ve denizcilerin Atlantik'i ilk aşan insanlar olduğu fikrinde ısrar etmektedirler ...

Maya uygarlığı hakkında daha geniş bilgi için aşağıdaki yazıyı inceleyin.Maya Uygarlığı ve Kıyamet Senaryoları


13 BAKTUN
13 BAKTUN

Dünya belirgin bir değişim yaşıyor. Belki Maya’ların 21 Aralık 2012 fenomeni ile de ilişkilendirilebilecek bu oluşumlar şuan bilmediğimiz veya farkında olmadığımız bir olay için zemin hazırlıyor olabilir. Artık biz insanlarda sık sık değişen, alışık olmadığımız hava koşullarına, sellere, ani bastıran şiddetli soğuklara karşı, neler oluyor? Hiç böyle olmamıştı gibi söylemlerle tepkiler vermeye başladık.

Gerçekten de neler oluyor dünya’mıza?

Neler olabileceğine bakmadan önce gelin degişimi düşündüren olaylara bakalım.

1- MAYA KEHANETİ

Bu konuyu yazarken amacımız insanları korkutmak ve karamsarlığa sürüklemek değil, şuan pekçok bilim adamının kafasını meşgul eden bir konuyla ilgili sizlerinde haberdar olmanızı sağlamaktır. Felaket tellallığından öte, eğer bir felaket gerçekleşecekse, buna hazırlıklı olmak amaçtır. Çünkü, medeniyetimizi devam ettirmek her türlü amacın üzerindedir. Bireysel düşünmeyi bir kenara bırakıp, toplum olarak ortak değerlerimizi ön plana taşımalıyız. Bu illa bir felaket olacak diye değil, yaşam kalitemizi arttırmak ve gerçekten “torunlarımıza” yaşanabilir bir medeniyet bırakmak içinde gerekli.

Bu noktadan hareketle neden 2012 sorusunun cevabını ele alalım.Aslında tam olarak 21 Aralık 2012 (veya bazılarına göre 22 Aralık) tarihi ve sonrası olarak ifade edilen fenomenin çıkış noktası eski bir Güney Amerika medeniyeti olan Maya’ların kullandığı takvim sistemidir. Özellikle 1990’lardan sonra gelişim gösteren bu konu hakkında en ciddi araştırmalardan birini Amerikalı araştırmacı John Major Jenkins yapmış ve bunu 1997 yılında yayınladığı “Maya Cosmogenesis 2012″ isimli kitapta ortaya koymuştu. Şimdi ayrıntılarıyla inceleyelim.

1- Maya Takvimi

Mayalar şaşırtıcı bir astronomi bilgisine sahip bir medeniyetti. Sadece Güneş, Ay ve Mars gibi bugün amatör gözlemcilerin dahi gözlemleyebildiği yakın cisimlerle değil, neredeyse bütün uzak yıldızları, yıldız gruplarını ve bunların hareketlerini gözlemlemişlerdi. Hatta bu gözlemleri sayesinde bir yılı bizim bugün süper bilgisayarlarla hesapladığımız süreden milyonda bir hata payı ile hesaplamışlardı. Zamanı ölçmede hassas hesaplara ulaşmak için döngülerden ve iki ayrı takvimden yararlanmışlardı. Bunların ilki, “kutsal takvim” olarak bilinen ve 20’şer günlük 13 aydan oluşan “Tzolkin” (Gün Sayımı) denen döngüdür. Bu döngü, 13 rakam ve 20 ismin oluşturduğu kombinasyonları içerir ve 260 günlük sürecin bitiş günü “13 Ahau”dur. “Haab” adını taşıyan bir ikinci takvim, bugün bizim kullandığımız güneş takviminin çok benzeridir ve yine 20’şer günlük 18 aydan oluşur. “Uinal” olarak adlandırılan bu 20 günlük ayların toplamı 360 gün yapar ve Maya zaman ölçümünde buna “tun” adı verilir. Normal güneş yılı için gerekli olan 5 artık gün, 5 tanrının adıyla “tun”a eklenir (aynı Mısır ve Sümer’de olduğu gibi!) Her iki döngünün gün sayıları ancak 52 güneş yılı sonra eşitlenir. Tzolkin ile Haab’ın bitişleri aynı güne denk gelir yani, Tzolkin’e göre 13 Ahau gününde, Haab da sona ermiştir. Ve diğer döngüleri şu şekildedir:

GÜN SAYISI İSMİ

-1 Kin
-20 Uinal
-360 Tun
-7200 Katun
-144000 Baktun

İşte Mayaların efsanevi “Long Count” yani “Uzun Sayım” dedikleri süreç, 13 Baktun’a eşittir (1.872.000 gün = 5125,36 güneş yılı) Maya tarihinde“başlangıcı” olarak belirlenmiş noktayı bilmezsek, yukarıdaki hesabı yapamayız. Bizim takvim sistemimize göre bu an, İsa’nın doğduğu varsayılan yıldır. Gregoryen takvimimizde biz bu yılı “0” olarak kabul eder ve öncesini, sonrasını buna göre hesaplarız. Mayalarda da bu tarihin başlangıcı 0.0.0.0.0 günü olmalıdır; yani herşeyin başlangıç noktası Arkeolojik bulgular ve Karbon-14 yöntemi yardımıyla yapım tarihi bizim takvimimize göre büyük bir kesinlikle belirlenen birkaç tapınakta (İzapa, Chichen Itza ve Monte Alban’da) Maya rahiplerinin, yapılış tarihini belgeleyen Uzun Sayım tarihleri de bulunmuş ve yanılma payıyla birlikte Milattan Önce 11 Ağustos 3114 tarihi 0.0.0.0.0 noktası olarak tespit eidlmiştir. Ve buna göre 13.0.0.0.0 tarihi 21 Aralık 2012 gününe denk gelmektedir.

ÖRNEK

“11 . 2 . 5 . 1 . 4 ”
“11 baktun, 2 katun, 5 tun, 1 uinal ve 4 kin”
——————————————————————————–
11 x 144.000 + 2 x 7200 + 5 x 360 + 1 x 20 + 4 = 1600224
——————————————————————————–
1 Güneş yılı = 365,242
1600224 / 365,242 = 4381,27
——————————————————————————–
“11 . 2 . 5 . 1 . 4 ”
4381,27 YIL EDİYOR.
——————————————————————————–

2- Peki o günün özelliği nedir?

Maya takviminin 21 Aralık 2012’de bitmesinde ne var diye soruyor olabilirsiniz. Aslında bu tarih tespit edildikten sonra araştırmacılarında kafasına takılan soru buydu. Ve ilk akla gelende, astronomide bu kadar ileri bir toplumun bu tarihide bir astronomik oluşumla ilişkilendirmiş olma olasılığıydı. Bu yönde yapılan araştırmalar bu fikrin doğru olduğunu ortaya koydu.

Bilindiği gibi 21 Aralık tarihi yılın en kısa günüdür. John Major Jenkins, 21 Aralık 2012’de gökyüzünde oluşan astronomik konumların, oldukça sıradışı birleşmelere işaret ediyor. Bunların en önemlisi, gezegenlerin ve Ay’ın üzerinde hareket ettiği, “Ekliptik” olarak adlandırdığımız “tutulum çemberi”nin, tam 21 Aralık günü Samanyolu’nun dünyadan görülen ekvatoral çizgisiyle kesişmesi. Bu kesişmenin, modern astronomik ölçümlere göre “galaksimizin merkezi” olduğu belirlenen noktada (süper karadeliklerden biri olduğu düşünülüyor.) gerçekleşmesi, bu tarihi daha da ilginç kılıyor. Ama daha ilginci, 21 Aralık günü Güneş’in de tam “gündönümü” sırasında bu noktayla aynı hizaya gelmesi. Astronomik deyişle “Gündönümü Güneşi”, Ekliptik ile Samanyolu kuşağının “galaksi merkezi” olduğu belirlenen noktayla aynı hizada kesiştiği koordinata yerleşiyor. Bu birleşim, Mayalara göre, “Güneşler” olarak adlandırdıkları devrelerin beşincisinin noktalandığı anı belirlemekte.Maya kozmogonisine göre, dünyanın geçmişi, 13 Baktun’luk (aşağı yukarı 5125 yıl) devrelerden oluşur ve bunların her birinin bitimi, dünya için radikal değişimler ve büyük yenilikler içerir. İçinde bulunduğumuz devre, Mayalara göre beşinci ve son devredir ve 13.0.0.0.0 tarihinde son bulacaktır. Bizim takvimimize göre sözü edilen bu tarih, 21 Aralık 2012’ye denk gelmektedir.

Mayaların bugüne ilişkin öngörüleri,efsaneleri veya kehanetleri ise gerçekten çarpıcı. Buna geçmeden önce bir bilgiyi daha vermek gerekli. İçinde bulunduğumuz galaksi milyonlarca yıldıza sahip olmasına rağmen, galaksimizin merkezi olarak gösterilen nokta yıldız miktarının gayet seyrek olduğu bir nokta. Yaklaşık 25,800 yılda toplam 4 kere (dünyanın presession süresi) galaksi merkezimizle,

1- ” A door into the heart of space and time will open” , Zamanın ve uzayın kalbindeki kapı açılacak
2- ” The cosmos will be reborn or recreated ” , Evren yeniden doğacak, yeniden yaratılacak
3- ” We will reach the Zero Point of the process – a moment of collective spiritual birth ” , Döngünün sıfır noktasına erişeceğiz, toplu ruhsal doğuş anı
4- “…our basic orientations will be inverted. On the level of human civilization, our basic assumptions and foundation values will be exposed, and we will have the opportunity to embrace values long since driven under the surface of our collective consciousness”


-Bizim basit doğamız ters yüz olacak.

Aslında tek önemli tarih 21 Aralık değil 2012 yılı için. Mayaların astronomi birikimlerinde , Boğa takımyıldızındaki Pleiades grubunun ayrı bir önemi var. G Bu yıldız grubunun gökyüzünün tepe noktasından (“Zenith” noktası) geçişi, Mayalar için önemli bir olaydı ve genellikle Tzolkin ile Haab’ın son günlerinin çakıştığı 52 yıllık dönemin sonunda yaşandığı için de fazlasıyla önemsenirdi. Monte Alban’dan İzapa’ya dek birçok kentte, gökyüzünün tepe noktasını gözlemlemek için hizalanmış şaftlara sahip yapılar bulunmuştur. Bu gözlem noktalarında başını yukarı kaldırıp belli bir anda daracık şafttan gökyüzüne bakan gözlemci, yalnızca Zenith noktasını görürdü. Meksika’nın güneyinde, İzapa’nın bulunduğu paralel üzerinde Güneş – Pleiades buluşması, presesyon etkisinden bağımsız olarak her yıl, ilkbahar ekinoksundan 61 gün sonra gerçekleşir. Günümüzde bu tarih, Güneş’in Boğa Burcu’na girdiği 20 Mayıs tarihine denk gelmektedir. Bu buluşma Zenith’te gerçekleşirse? Mayıs 2000’deki gezegen dizilimini hatırlayacaksınız. Ama ondan çok daha önemli birşeyi çoğunluğumuz bilmiyoruz Mayalarca önemli olduğu yeterince vurgulanan gün, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasıdır ve bu astronomik olayın gerçekleşme tarihi de 20 Mayıs 2000’dir. Mayalar, 13 Baktun’un hemen öncesine denk gelen bu astronomik buluşmayı, bir sürecin başlangıcını işaretlemek için kullanmışlardı Ünlü Kukulkan piramidinin tepesinde, doğrudan Zenith’e yöneltilmiş, çıngıraklı yılan kuyruğu biçiminde bir sütun yer alır. Çıngıraklı yılanın kuyruğundaki “çıngırak” işaretleri, Maya kültüründe Pleiades’in simgesidir. Çıngırağın biraz aşağısında, “Ahau yüzü” olarak adlandırılan bir kabartma vardır ve bu da, Güneş’i simgelemektedir. Bir bütün olarak Kukulkan piramidinin tepesindeki şekil, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasına işaret etmektedir yani.

HIZLANIŞI HİSSEDİYOR MUSUNUZ?

"1980" Deprem İçin Bir Dönüm Yılı

Dünya tarihi boyunca kıta hareketleri levha hareketleri sonucu, büyük kütlelerin komşu büyük kütlelere bindirme sonucu pekçok deprem meydana gelmiştir. Acımızın hala taze olduğu 17 Ağustos 1999 depremi ve öncesindeki özellikle 80li yıllardan sonra artmaya başlayan depremler şöyledir;
  1. 17 Ağustos 1999- Türkiye'nin Marmara bölgesini etkileyen merkez üssü Kocaeli olan 7.4 büyüklüğündeki depremde, Kocaeli, Sakarya, Yalova, Gölcük, Düzce ile İstanbul Avcılar'da büyük hasar meydana geldi. 5 Eylül 1999 tarihi itibariyle ölü sayısı 15 bini geçti. Bölgede enkaz temizleme çalışmaları devam ediyor. 
  2. 30 Mayıs 1998- Afganistan'ın kuzeyini vuran şiddetli depremde 3 bin kadar insan yaşamını yitirirken, Takhar bölgesinde 50 köy yerle bir oldu.
  3. 4 Şubat 1998- İran'da meydana gelen 7.1 şiddetindeki depremde en az 2 bin kişi öldü, binlerce kişi yaralandı. Merkez üssü Afganistan sınırına 150 kilometre mesafede olan depremde 11 köy yok oldu, Kaen ve Birjand kentlerinde büyük hasar meydana geldi.
  4. 28 Mayıs 1995- Rusya'da 7.5 şiddetinde meydana gelen deprem ülkenin kuzeyindeki Sakhalin Adası'nda petrol üretim merkezi Neftegorsk kentinde 1989 kişinin yaşamına mal oldu.
  5. 17 Ocak 1995- Japonya'da merkez üssü liman kenti Kobe kenti olan 7.2 şiddetindeki depremde 6 bin 500 kişi öldü.
  6. 6 Haziran 1994- Kolombiya'da meydana gelen deprem ve depremde Paez Irmağı vadisinde meydana gelen toprak kaymasında bin kişi yaşamını yitirdi.
  7. 30 Eylül 1993- Hindistan'da ilki 6.4 şiddetinde olan bir dizi deprem ülkenin batısı ve güneyinde 36 köyün yıkılmasına 22 bin insanın ölmesine yol açtı. Depremin merkez üssünün Maharashtra, Andhra Pradeş ve Karnataka eyaletlerinin bulunduğu bölgede olduğu tespit edilmişti.
  8. 12 Aralık 1992- Endonezya'da, East Nusa Tenggara bölgesindeki birçok adada meydana gelen 6.8 şiddetindeki depremde 1490 kişi öldü. Babi Adası'nda 700 kişi yaşamını yitirdi. 
  9. 20 Ekim 1991- Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'nin kuzeydoğusundaki Uttarkashi bölgesi yakınında meydana gelen 6.1 şiddetindeki depremde 1600 kişi öldü, 2 bin bin kişi yaralandı.
  10. 16 Temmuz 1990- Filipinlerde, merkez üssü Cabanatuan kenti olan 7.7 şiddetindeki depremde en az 2 bin kişi öldü, 3 bin 500 kişi yaralandı. Deprem sonucu 148 bin kişi evsiz kaldı. 
  11. 21 Haziran 1990- İran'da 7.7 şiddetindeki deprem Gilan ve Zanjan bölgelerini vurdu, 35 bin kişi yaşamını yitirdi ve 100 bin kişi yaralandı. Deprem, 500 bin kişiyi de evsiz bıraktı. 
  12. 7 Aralık 1988- Ermenistan'ın kuzeybatısını vuran 6.9 şiddetindeki depremde 25 binden fazla insan öldü, 18 bin kişi yaralandı. Spitak kasabası tamamen yok olurken, Leninakan kasabasının yarısı göçtü. 
  13. 5 Mart 1987- Ekvador Cumhuriyeti'nde merkez üssü El Reventador olan depremde binin üzerinde kişi öldü, birkaç bin kişi kayboldu. 
  14. 10 Ekim 1986- El Salvador'da meydana gelen 7.5 şiddetindeki depremde 1500 kişi öldü, 20 bin kişi yaralandı. Deprem 300 bin kişiyi evsiz bıraktı. 
  15. 19 Eylül 1985- Meksika'da 8.1 şiddetinde meydana gelen depremde, 6 bin ila 12 bin insan öldü, 40 bin kişi yaralandı. 

  16. 30 Ekim 1983- Türkiye'de Erzurum civarında 6.8 şiddetindeki depremde 1155 kişi öldü ve 500 dolayında kişi yaralandı. Deprem 35 bin kişiyi evsiz bıraktı. 
  17. 13 Aralık 1982- Yemen'de 6 şiddetinde meydana gelen depremde 3 bin kişi öldü, 2 bin kişi yaralandı. Deprem başkent Sana'nın güneydoğusundaki Dhamar bölgesinin altını üstüne getirdi. 
  18. 11 Haziran 1981- İran'da meydana gelen 6.8 şiddetindeki depremde 1027 kişi öldü, 800 kişi yaralandı. Depremde, Kerman bölgesindeki Golbaf kasabası yok oldu. 
  19. 23 Kasım 1980- İtalya'da 7.2 şiddetindeki depremde 2 bin 735 kişi öldü, 7 bin 500'den fazla insan yaralandı. Merkez üssü Eboli'de olan deprem en çok Napoli'de geniş bir alanı etkiledi. Deprem sonucu 1500'ün üzerinde kişi kayboldu. 
  20. 10 Ekim 1980- Cezayir'de meydana gelen 7.3 şiddetindeki depremde BM verilerine göre 2 bin 590 kişi öldü. Merkez üssü El Asnam kasabası olan deprem sonucu 330 bin insan evsiz kaldı

Yabancı Anıt Mezarları 'Gelibolu'


MONDROS, SEVR VE LOZAN'DAN GÜNÜMÜZE, GELİBOLU YARIMADASINDAKİ YABANCI MEZARLIKLAR VE ANITLAR

Lozan Barış Görüşmelerinde, bir kısmı bugün de bizim için güncelliğini koruyan çok önemli konular tartışılmış, taraflar arasında çetin pazarlıklar yapılmış ve zaman zaman görüşmeler kesilme noktasına bile gelmiştir. Sonuçta, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Barış Andlaşması Senedi ile, Osmanlı Borçları (Düyun-u Umumiye), Ahali Mübadelesi, Azınlıkların Durumu, Arazi Meseleleri ve Kapitülasyonlar gibi önemli sorunlar çözülebilmiştir. Bir kısım sorun da, ilgili devletler arasında daha sonra yapılacak görüşmelerle çözülmek üzere ertelenmiştir.

Lozan'da üzerinde çok ciddi tartışma ve pazarlıklar yapılan bir diğer önemli konu da, Türk Boğazlarının statüsüyle ilgili olup bu sorun, Boğazlar Sözleşmesi olarak bilinen ve Lozan Andlaşması'nın bir parçası olan sözleşme ile çözüme kavuşturulmuştur.

Türk Boğazları görüşülürken üzerinde önemli tartışma ve gene çetin pazarlıkların yapıldığı bir diğer sorun ise, Türkiye'deki ve özellikle Gelibolu Yarımadasındaki yabancı mezarlıkların durumu olmuştur. Sonuçta konu, Lozan Anlaşması'nın V, Bölümünde yer alan 129. Madde'de ayrıntılı olarak çözüme kavuşturulmuş.

Bu incelemede Gelibolu Yarımadası'ndaki Yabancı Mezarlıklar konusunu ele alışımızın temel nedeni ise, son zamanlarda yerel ve genel basınımızda kısaca yer alan, ancak üzerinde pek durulmayan şu iki gelişmedir:

Gelibolu Tarihi Milli Parkı'nın Dünya Miras Listesine alınması ve bu çerçevede Avustralya Hükümeti'nin Anzak koyu olarak belirtilen bölgenin de bu listeye alınmasına ilişkin çabaları.

Milli   Parklar   İdaresinin   aşamalı   planlayıp   eşzamanlı   olarak uygulamaya geçirdiği proje çerçevesinde, Yarımada'da raylı sistem yoluyla ulaşımın gerçekleştirilmesine ilişkin, Avustralya ve Yeni Zelanda    basınında    yer    alan,    Gelibolu    Disneyland'a    mı dönüşecek? şeklindeki tepkiler.

Aslında,   Dünya   Miraslarını   listeye   alma   konusu   UNESCO'ya   bağlı Birleşmiş Milletler Dünya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından yürütülmektedir. Birleşmiş Milletler Dünya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Sözleşmesi 17 Aralık 1975 yılında yürürlüğe girmiş olup, Türkiye bu sözleşmeye 16.8.1983'ten beri taraftır. Ancak yaptığımız kısa bir inceleme, Gelibolu Milli Parkı ile ilgili olarak ortada farklı yaklaşımların ve girişimlerin olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Biz Gelibolu Milli Park Alanı'nın tümünü Dünya Kültür mirası'na alınmasını isterken, Avustralya Hükümeti'nin düşüncesi, Gelibolu Yarımdasının Dünya değil Avustralya Miras Listesi'ne sokmaktır.



Konu bu yönüyle ilginç ve önemli olduğu için inceleyip tartışmak ve bazı noktalara dikkati çekmek yararlı olacaktır. Bunu yaparken de işe önce, Mondros Silah Bırakışması ve Sevr Andlaşması'na varan görüşmelerde konunun nasıl ele alındığını ve özellikle de, Galip Devletlerin algılayış ve yorum biçimlerini anlamak gerekmektedir
 
Mondros ve Sevr'de Gelibolu Yarımadasındaki Yabancı Mezarlıklar 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Silah Bırakışması ve daha sonra hazırlanan Sevr Barış Andlaşması, Osmanlı Devleti'nin tarih sayfalarından silinişini amaçlayan belgelerdir. Kısaca belirtmek gerekirse Sevr, doğrudan Osmanlı topraklarının parçalanmasını ve uzun yıllardan beri Avrupa'nın başını ağrıtan Doğu Sorunu'nu kökünden çözmeyi amaçlamaktadır. Andlaşmanın hükümleri incelenip, nelerin nasıl düzenlendiğine bakıldığında, bu husus çok açık bir şekilde görülmektedir.

Sevr Andlaşması'nda “Savaş Suçluları ve Mezarlar" başlığı altında düzenlenen, Gelibolu Yarımadasındaki mezarlıklara ilişkin maddeler de aynı özelliği yansıtmakta kesin, bağlayıcı ve çok geniş bir alan üzerinde İngitere, Fransa ve İtalya'ya geniş yetkiler tanımaktadır. Sevr Andlaşması'nın 18. maddesi mezarlarla ilgili düzenlemeyi yapmakta ve şu çerçeveyi oluşturmaktadır.

"Türk Hükümeti ülkesi sınırları içerisinde kalan ve sınırları Sevr ile belirlenen toprak parçası üzerindeki mülkiyet (ownership) ve münhasır kullanım haklarını (exclusive rights) tümüyle İngiltere, Fransa ve İtalya'ya devredeceklerdir. Bu ülkeler söz konusu ve gerekecek topraklarda çarpışmalarda vurulup ölen, yaralanıp ölen asker ve gemicilerine mezar, anıt; buralara ulaşım için yol yapacaklardır.

18. madde dikkatle incelendiğinde, mezarlık ve anıt yapımı amacıyla ve buralara ulaşım sağlamak için yapılacak yollar için, çok geniş bir arazi tanımı yapılmaktadır.

 

"Çarpışmalar sırasında vurulup ölen çarpışmalarda yaralanıp sonra ölen salgın hastalığa yakalanıp ölen  kaza sonucu ölen asker ve gemiciler için mezar ve anıt yapmak amacıyla..."

" Ayrıca bu yerlere ulaşacak yol yapımı için gerekecek toprak..."

Görüldüğü gibi istenen toprak parçası ve/veya parçalarının yeri ve sınırı, büyüklüğü kesin değildir. Gerektiğinde yani yerler istenebilecek ve bunun için de Galip Devletlere açık yetki veren bir durum söz konusudur.

Anlaşıldığı kadarıyla, Çanakkale'de önce deniz, daha sonra da kara muharebelerinde uğradıkları yenilgi ve bu yenilginin getirdiği askeri, iktisadi, siyasi, sosyal ve psikolojik yıkımın etkisiyle İngiltere başta olmak üzere Galip Devletler, özellikle Gelibolu Yarımadası'ndaki mezarlar konusunda daha kızgın, hırslı ve tavize yanaşmaz bir tutum içindedirler. Onların bu tutumu Lozan Konferansı görüşmelerinde de devam edecektir.

LOZAN GÖRÜŞMELERİ'NDE GELİBOLU YARIMADASI'NDAKİ MEZARLIKLAR



Lozan Barış Andlaşması bizim açımızdan Osmanlı İmparatorluğu'nu gömerken, Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşunu da belgeleyen uluslar arası bir sözleşmedir.

Lozan Andlaşması'na varan görüşmeler sırasında, Başta İngiltere olmak üzere Müttefik Devletler ise 1918 galipleri oldukları noktasında ısrar ederken, biz bu yenilgiyi kabullenmeyip, 1919-1923 arası verdiğimiz ulusal kurtuluş mücadelesi sonucu masaya oturduğumuzu ve durumumuzun 1918’den çok farklı olduğunu vurguluyorduk. Gerçi görüşmeler öncesi tarafların eşit şartlarla masaya oturacağı teorik olarak kabul edilmişti ama, Müttefik Devlet temsilcileri uygulamada, yani konferans başladıktan sonra bu şartı başka yönlere çekmeye, 1918’e götürmeye uğraşmışlardır.

Tarafların konuya bu farklı yaklaşım, tutum ve ısrarları, görüşmelerde ele alınan tüm sorunlar tartışılırken görülmüştür. Aynı durum, Gelibolu Yarımadası'ndaki Yabancı mezarlıkların konumu tartışılırken de egemendir. "Prof. Dr. Seha L. Meray'ın günümüz Türkçesi'ne kazandırdığı “Lozan Barış  Konferansı Tutanaklar-Belgeler" adlı çok değerli bir çalışmada, tüm bu gerçekler belgeleriyle yer almaktadır. Bu çalışmada, konuya ilgili duyanlara yardımcı olmak amacıyla görüşmelerin mezarlıklara ilişkin bölümlerini bir araya getirerek, derli toplu sunmayı amaçladık.

Örneğin 8 Aralık 1922 Cuma günü öğleden sonra yapılan oturumda İngiltere temsilcisi Lord Curzon ile, Türk temsilci İnönü arasında geçen tartışmalar bu açıdan ilginçtir:

Lord Curzon " ...Son olarak, görüşmelerimizde söz konusu edilmeyen bir nokta kalmaktadır; bu nokta üzerinde Müttefik Devletler direnmek zorundadırlar. Biz savaş sırasında ölen kahraman askerlerimizin ve denizcilerimizin Türk ülkesinin çeşitli yerlerinde bulunan mezarlarını kapsayan toprakların, mülkiyetiyle birlikte Müttefiklere verilmesini istemek zorundayız. Bizim için bu yerler kutsal topraklardır, ben, birçok defa ulusal duygulara seslenmiş olan Türk Temsilci Heyeti'nin, bu pek doğal isteği yerine getirmekte hiç bir itiraz öne sürmeyeceği kanısındayım"
 



İsmet Paşa "Lord Curzon'un Gelibolu mezarlarına ilişkin isteğine cevap vererek, bütün mezarları ve özellikle savaş alanında ölmüş askerlerin mezarlarına saygı göstermenin, Türklerin bir geleneği olduğunu hatırlattı. Bununla birlikte, mezarların bulunduğu toprağın mülkiyetine ilişkin olarak Lord Curzon'un kullandığı terimleri anlayamamış olduğunu" söyledi. Ve özetle. Türk Temsilci Heyetinin, uzmanlarla çalıştıktan ve gereken ayrıntılı bilgileri elde ettikten sonra, bu sorunu yeni bir açıdan inceleyeceğini bildirdi.

Lord Curzon, egemenlik ve mezarlarla ilgili olarak İsmet Paşa'yı şöyle yanıtlar:

"Egemenlik, souverainete, sovcreignty teriminden mülkiyet (propriete), ownership terimini bilerek kullanılmıştır. Bu konuda Müttefiklerin düşüncesini tam olarak gösteren Sevres Andlaşması'nı 18. Maddesinin hazırlanması sırasında, bu sorun enine boyuna tartışılmıştı. Müttefiklerin bugünkü istekleri de aynıdır."
Fransız temsilcisi M. Barrere de Lord Curzon'u destekler ve şöyle der:

"Bu konuda Müttefiklerin isteklerine benzer bir ayrıcalığı, Fransız Hükümeti'nin yakın zamanlarda, Suriye'deki Süleyman Şah'ın mezarına ilişkin alarak Türkiye'ye tanıdığını" hatırlatır.


Lord Curzon'da Mr. Barrere'e destelemek için, "Kraliçe Viktorya'nın zniyle Saint-Helene adasında (Napolyon'un son altı ayını yaşadığı ada) çok geniş bir toprağın, Fransız Hükümetinin mülkiyetine bırakılmıştır. Orada Fransız konsolosu oturur. Bu Gelibolu'ya benzer" şeklinde bir değerlendirme yapar.

İsmet Paşa "Uzmanlarla işbirliği yapılarak yürütülmesi gereken pek çok iş olduğunu bildiğini söyledi. Kendisi, kara ve denizle ilgili askeri hükümlerin, Boğazlara ilişkin hükümlere sıkı sıkıya bağlantılı olarak incelenmesinin zorunlu olduğu kanısındadır. Birinci konu üzerinde iyice bilgi edinmeden, ikincisinin olumlu olarak ele alınmayacağı anlaşılmalıdır" der.

 

Görüşmeler sonucu Mezarlıklar Alt- Komisyonu bir rapor hazırlamıştır. Bundan sonra yapılan görüşmelerde, Lord Curzon ve İsmet Paşa arasında gene ilginç tartışmalar geçmiştir. Bunlara da kısaca bakmak, konunun önemini ve bugünkü sorunu anlamak açısından yararlı olacaktır.

 

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Satanizm (Laveyan) "Kurallar"



 Satanizm, şeytanı kutsal bir varlık olarak yücelten ve ona tapmayı emreden din. Bazı akımlarında tanrının ya da şeytanın varlığına inanılmaz ancak şeytani değerler yüceltilir.

Satanist akımlar başlıca iki grupta incelenebilir: Laveyan Satanizm ve Teistik Satanizm. Bunun dışında Antik Mısır tanrılarından Set'e atfen oluşturulmuş Setianizm'de zaman zaman Satanizm'e dahil edilse de Set Tapınağı din adamları bu iddiaları reddeder. Satanist olup olmadığı tartışmalı olan bir başka grupta Yezidilerdir.


Laveyan Satanizm

Satanist akımlar içerisinde kilisesi, yazılı törenleri, bayram günleri, din adamları olan ve organize bir din sayılan tek akım Laveyan Satanizmdir. Laveyan Satanizm Hıristiyanlığa tepki olarak gelişmiştir. Şeytani İncil, Şeytan Kilisesi, ters haç gibi önemli Lavey öğretisinde rastlanan kavram ve ritüellerin Hıristiyanlıkta doğrudan karşıtları vardır. LaVey, taraftarları tarafından "Kara Papa" olarak anılır. Bunlara dayanarak, LaVey'in Satanizminin Hıristiyanlık kökenli bir din/akım olduğu söylenebilir.

LaVeyan Satanizm Hristiyanlıktan doğmakla birlikte diğer Satanist akımların İbrahimi dinlere olan karşıtlığını paylaşır. Sosyal Darwinizm, objektivizm, ateizm, hedonizm ile önemli ölçüde benzerlikler gösterir.

LaVey'in görüşleri diğer Satanistler arasında etkili olsa da tartışmalıdır.

Laveyan Satanizm'in 21 düsturu yanılgısı

Lavey'in Satanist İncil'de yazdığı söylenen 21 düstur vardır ve bu 21 kural özellikle internet ortamında oldukça yaygın bir şekilde dolaşır. Ne var ki Satanist İncil'de "21 kural" başlıklı herhangi bir yazı ya da kurallar bütünü yoktur.

Laveyan Satanizm hayvanlara eziyet edilmesini hoş görmez.

Laveyan satanizminde canlılara zarar verilmemesi öğütlenmiştir. Çok garip değil mi ? Neden sanıldığının aksine oluyor her şey ama neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemeyiz elbette. Öğretileri şu şekildedir: 
  • size sorulmadığı sürece fikirlerinizi kimseye söylemeyin.
  • içinde bulunduğunuz sıkıntıları, mutlaka duymak isteyenler dışında kimseye açmayın.
  • bir başkasının evinde misafirseniz ev sahibine saygılı olun veya daha işin başında oraya gitmeyin.
  • sizin kendi evinizdeki misafir sizi rencide eder, canınızı sıkarsa sizde ona karşı zalimce davranın,
  • karşı cins açıkça davet etmedikçe karşınızdaki insanı taciz etmeyin ve cinsel ilişkiye girmeyin
  • problemi çözüp birini derdine çare olmak gibi bir mesuliyetin haricinde siz ile ilgisi olmayan hiçbir işe burnunuzu sokmayın.
  • kendi emel ve arzularınızı gerçekleştirmede, şayet sihrin gücünü kullanarak başarılı olduysanız mutlak suretle sihrin hakkını verin. onun gücünü kabul edin.
  • sizinle alakalı olmayan hiçbir şeyden şikayette bulunmayın.
  • küçük çocuklara zarar vermeyin. vahşi hayvanlara zarar vermeyin.
  • açık yerlerde yürürken kimseye zarar vermeyin. eğer birisi sizi rahatsız ederse ona, bunu yapmamasını söyleyin, eğer hala buna devam ederse onu ortadan kaldırın. ( wtf? :) )

Tarihçesi
Gençliğinde kilisede org çalan ve bunun haricinde karnavallarda ve sirklerde çalışan Anton Szandor LaVey, pazar ayinlerine katılan kişilerin kilise haricindeki yaşantılarını gözlemleme fırsatı buldu. Kendi iddiasına göre, bu kimselerin birçoğunda karşılaştığı ikiyüzlülük, felsefesinin şekillenmesinde önemli rol almıştır.

1966'da Anton Szandor LaVey, Kaliforniya, ABD'de Şeytan Kilisesi (Church of Satan)'ni kurdu. Hıristiyanlığa karşı çıkan ve önce Magic Circle (Büyülü Halka) diye bir grup oluşturan LaVey, içinde dokuz Şeytani ilkenin yer aldığı Şeytani İncil'i yazdı.

Ona göre satanizmdeki temel hususlar, belli bir dine ve dinî ekole ait olmama ve insanın fizikî veya zihnî yapısından zevk almadır. Şeytan, insanın bir tür hayvan olduğu düşüncesini ve dinlerin günah dediği şeyi temsil eder. Dolayısıyla Laveyan Satanizm, dinî ve ahlâkî her şeye karşı çıkma ve bunların tersini yapma esasına dayanır.

LaVey ve LaVeyci Satanizm, diğer Satanist inançların aksine Şeytan'a da, tanrıya da inanmaz. İnsanın temelde bir hayvan olduğunu savunur ve içgüdülerimizi serbestçe yaşamamızı engelleyen toplumsal yapılarak karşı çıkar. LaVey, şeytanın kırmızı kıyafetli, boynuzlu, kuyruklu, çatallı bir adam olmadığını, insanoğlunun yavaş yavaş anlamaya başladığı doğadaki karanlık güçlerin bir bütünü olduğunu önemle vurgular. Zaman zaman taktığı siyah kapşonunu ve boynuzlarını ise şu şekilde izah etmiştir:
İnsanların sembollere ve ritüellere ihtiyacı vardır, tıpkı beyzbol oyununda, kilise törenlerinde, savaşlarda olduğu gibi. Bunlar insanların dışa vuramadığı hatta bazen farkında bile olmadığı duygularının ortaya çıkmasını sağlayan araçlardır.
Laveyanlar, tanrıya, daha doğrusu insanın üstünde, bir başka ifade ile, onun zevk alan hayvanî yanı dışındaki bir varlık boyutuna, meleklere, Cennet ve Cehennem'e, kutsal kitaplara, ruhlara, hattâ Şeytan'a bile inanmazlar. Onlar için var olan, sadece maddî ve reel olandır. Onlar, Şeytan'ı din düşmanlığının, insanın dilediği gibi yaşamasının, insanın içinde uyarılmakla ortaya çıkan gücün sembolü olarak görür ve benimserler. Davranışlarıyla ilgili olarak kendisine hesap verilmesi gereken herhangi bir merci kabûl etmezler ve asla bir üst değer tanımazlar. Laveyci Satanizm, maneviyata ve manevî bir üst otoriteye inanmayı ve bu inanca göre insanın kendisini terbiye ve disipline etmesini, bu inanç istikametinde benimsediği ahlâkî düsturlara uyma niyet ve gayretini, insanın kendisinden uzaklaşması, pasifleşmesi ve kendi kendisine yalan söylemesi olarak görür. Dolayısıyla insan, kendisine yalan söylemeden, kendisine karşı iki yüzlü davranmadan kendisini keşfetmeli, keşfetmeli ve bir hayvan olduğunu duymalıdır.


Şeytan Kilisesi'nin yayınlarında insan için "şehvetine göre yaşayan vahşî hayvan" tabiri kullanılır. İnsan, aslında bir tür hayvan olduğu için, hayvan olduğunu yaşayışıyla ortaya çıkarmaktan çekinmemelidir. Böyle bir çekinme, yukarıda ifade edildiği gibi, insanın kendi kendisine karşı iki yüzlü davranmasıdır.